0!

Şubat on ikide can suyunu verdiğim Baukis'in yaprağı ile başlamak isterim anlatmaya.
Baukis ıhlamur ağacıdır. Sonbahara doğru son yaprakları da ya kurudu, ya döküldü. Umarım bu kışı atlatır ve beyaz çiçeklerini görmek de bana nasip olur. Çünkü bu sefer ona kadim dostu Philemon eşlik ediyor olacak. Philemon çınar ağacıdır. Söylenir ki yaşlı Baukis ve Philemon çiftinin misafiri olması için Zeus'un tanrı olması gerekmemişti. 
Yaşlı Baukis ve Philemon... 
Rüzgara göz kırpan yaprakları ve mis kokularıyla, kök saldıkları her toprakta asil bir Bergama yaşatırlar. (29.07.18)
 
Baukis'in ilk ve malesef görebileceğim son yaprağından bir tanesi oldu.. 
 
Baukis o yıl kışı atlatamadı. Çünkü birisi bilmem niye ama üzerine basmış. Kırıldıktan sonra kökü de daha fazla dayanamamış. Ama yine de o kökü almadım. Çünkü duydum ki insanın kendine ve inancına yapabileceği en büyük kötülüklerden biri de ümitsiz olmakmış.
Baukis'ten sonra kiraz ağacı getirdi babam. Meyve verecek ağaca bari belki basmazlar diye düşünmüş olmalı. Onu dikmeye gittiğim gün büyük babamın Baukis'in yerine iki kayısı ağacı diktiğini gördüm. O da 'bazen bir şeyden bir tane olursa olmaz'a inanıyor olabilir. Bilmiyorum. Onlara basan olmadı dostum. Cidden. 
Bir şeyden kaç tane olduğu, neyi verip neyi vermeyeceği kimin umrunda? Ben hala Baukis'te kalmış olamaz mıyım? Yani ilk ağacım, ilk kavgamdı. Hadi ben bencilim. Ziya Osman'ı yok yere bir ağacı olduğuna neden inandırmak istedim? Philemon'a bir Bergama vaad edip Baukis'i yalnız bırakırken ne düşünüyordum peki? (21.1.19)
 
22.07.20
Aradan çok Şubat geçti ve dalında ölmeye gelene asil bir duruşu hatırlatacak, ziyaretçisine gölgesinde son nefesi vermeyi değil soluklanmayı sunacak ağaç kalmasın diye ellerinden geleni yaptılar.  Kuruyup kırılmayı, yaşken koparılmaya yeğlerlerdi belki, sormadılar bile. Toprağa düşen tohuma bile düşman oldular.  
Ağaçlara, küçük canlara, hayvanlara, hayatlara, bulutlara, yağmura, iyi olan ne varsa her şeye düşman oldular. Öyle ki yaşam için gerek duydukları mecbur oldukları ne varsa mikro,makro.. Onlara dahi nefret kustular. Hayatı C.Chaplin'in deyişi aksine geniş alanda trajediye , insanın kendi küçük hayatında korku komediye çevirdiler.

Ben kendime, herhangi birine "insan" denebilmesi için neyin gerektiğini, değerleri sorgularken bu canavarlar bizim aramızda , sağımız ve solumuzdalar. Saflığını , şeffaflığını korusun istediğimiz iyi insanların akıl sağlığına öyle kirli oyunlar oynuyorlar ki, şaşırıyorum hala bı çılgınlık yapmadığımıza ve korkuyorum bir gün bir fitil ateşlendiğinde , beklediğimiz o adalet günü geldiğinde onlar karşısında bir avuç kalacak olmamızdan .Öyle olacağını da biliyorum aslında. Ama hayattayken bir avuç iyi insandan biri bile denk gelmezse diye çok korkuyorum. Yanımda ,arkamda olmalarına gerek yoksa bile varlıklarını bilmeyi, duruşlarından,yaşadıklarından ve hala pes etmemiş olmalarından emin olmayı istiyorum. Öyle zor ki her yüzyıl gibi felaket geçen bir yüzyılda yüz milyonlarca insanın içinde kimin iyi kimin kötü olduğunu bilememek, iyi kalmayacak olmaktan tir tir korkarken yine de kötüye ve kötülüklere, zalime ve zalimliklerine karşı olan duruşu bozmamak ,yitmemek,yitirmemek için her gün zorla yaşamak, ve yaşadığına şükretmek zorunda olmak öyle zor ki... Bazen gerçekten pes etmek istiyorum. Bazı anlar geliyor bir şey duymuş bir sey görmüş bir şekilde bir şeye şahit olmuş oluyorum. Aslında o kadar nefret soluyorum ki çoğu zaman dünyanın felaketlerine amin diyorum. Çünkü doğal felaketler bazen şahit olduğum acılardan, benim de payım var mıdır diye sorguladığım zalimliklerden ,bitmemesinden bitmek bilmemesinden daha masum geliyor gözüme. Sonra neden illa bir felaket gerekli diyorum. Neden onlara benziyorum neden kötüyü ille de görmek istiyorum diyorum. Kızıyorum kendime. Evet belki şeytan ve şeytan bozması canavarlar hep olacak ve her şey zıddıyla nasıl varsa kötülük de iyiliğin karşısında hep olacak. Ama neden hep daha fazla kötülük olacak. Neden masallardaki mutlu sonlar ve " her daim iyi kazanır"lar olmayacak diyorum. 
Olmayacak mı cidden?
Bana sorgulamayı öğütlediklerinde, bir şeyler öğrenmeyi ve peşini bırakmamayı seçtim. Kötüyü gördüm orada kaldım ,artık sadece kötülükleri gördüğümü düşünüyorum. Her şekilde kötümser mi oldum yoksa her şey kötü müydü zaten, bilemez oldum. 
İyi hissetmek isterdimm. Anlık ve geçici olduğunu bildiğim güzelliklerle yetinmektense o güzelliğin bana olmasa bile masum kalan herkese, her an her saniye dokunduğunu bilmek isterdim. Kendimi çok kaybettim. Çok ümitsizliğe kapılıp en kötü olanı yaptım. Bir insanın inancına ve yaşamına yapabileceği en kötü şeyi yapıp pes etmeyi seçtim. Yeltendim buna. Küstüm fakat ne gariptir ki yine koştum tanrıya. Yine ondan bekledim başıma ne gelmesi gerekiyorsa ve yine onun mutlak adaletine güvendim. Hiçbir şeyi boşuna ve öylesine yaşamıyor oluşumuza inandım. Sırf bunun için dahi affedilecek olmayı bekledim. İstemezse dahi ne yapılır o güce teslim olmaktan başka. Bunu bilmedim. Gidecek hiçbir yerimin olmadığını hissettim. Denir ya "lütfu da hoşturr kahrı da." .Öyle dedim.


Bir yaşıma daha giriyorum. Bir yıl daha dönüyorum dünyayla ve her seferinde hızım artıyor, başım daha çok dönüyor. Midem daha çok bulanıyor burada. Her geçen yıl daha çok acıyor şakaklarım. Sinüslerim gözyaşımla doluyor bir şeylere ve ağrısı geçmek bilmiyor. Üstüne basılan her ağaçla birlikte kırılıyorum. Koparılan her  yaş çiçekle birlikte soluyorum ve üstüne tuz basılan her yara gibi daha çok kanıyorum. Şahit olduğum, önünün açıldığını gördüğüm, kendisine pay çıkaranların olduğunu bildiğim her acıyla ben de acıyorum. En çok kendime acıyorum. Görmezden,bilmezden gelemiyorum. Zaman zaman bile olsa bunu yapmayı diliyorum. Çünkü böyle yaşamak buna alışmak çok zormuş, gerçekten. Akıl sağlığımı daha ne kadar korurum,bir gün bir çılgınlık yapar mıyım korkusuyla hayata nasıl tutunurum bilmiyorum. Bilmediğim tonla şeyin olduğunu ve bildiklerimin bana asla yetmeyeceğini biliyorum sadece. Ve bu yetmeyecek düşüncesi yaşamı öyle etkiliyor ama ben öyle boş duruyorum ki. Kendimle öyle çelişiyorum ki kötü olmaktan, çelişkili kötü olmaktan korkuyorum. En çok nefret ettiğim şeye dönüşmekten,ve geriye dönememekten korkuyorum. Fakat... Mücadele ederim. Bununla böyle bu şekilde gittiği yere kadar, pes ederek değil de hak ederek bir sonu yaşamış olmak için. 


Küçükken saklambaç'ın heyecanına kapılıp küçük halimle gezebildiğim sokaklardaki güveni özledim. Kötü bir şey söylendiğinde hayal edememeyi, herkes kuzuları sayarken bu muhabbetten bihaber ertesi gün topunu alıp aşağıya en erken kim inecek diye sabırsızlanmayı ,sitenin (yan yana köylerin) kızgın teyzelerini çıldırtmayı özledim. Aşağıda top oynayan çocukların üzerine meyve bıçağı, yanan kağıtlar atan o kötü insanlarla mücadele edebilecek gücü minik bileklerimde bulmayı ,mahallenin kızlarıyla seksek veya bebek değil de mahallenin erkekleriyle futbol, smackdown (sjf) oynamayı özledim. Gelen geçen teyzelerin anlamadığım dokundurmalarını ve düşmekten, bir ağacın dalına çizdirmekten bı hal olmuş bacaklarıma neden amcaların gözleri kayardı anlayamamış olmayı ve etrafımızdan geçen insanların potansiyelini fark etmeyi bilmemiş olmayı çok özledim. Her çocuğun sokakta sadece oyun oynamış olmak için bulunduğunu, parkları bahçeleri cıvıl cıvıl, bazı zaman bir büyüğü yanında olmadan dahi doldurabildiklerini sanmayı özledim. 
Bir iki yaşlarımda ikici kattan düşüp kendimden geçmişim. Apar topar bir başka şehre sevk edilirken bir ara uyanmışım. Şehrin girişinde falan sanırım. Aa demişim ışıkları görünce, "ne kadar güzeeel."
İşte ışıkların altını, binaların ardını göremiyor, bir şehrin ışığına, parıltısına kanabiliyor olmayı özledim. Çocuğu özledim. Çocuk olmayı. Çocuğun sadece çocuk olduğunu bilen insanların varlığını bilmeyi istedim. İnsanların eşlerine, sevdiklerine, evlatlarına, tanımadıkları insanlara bu kadar kolay sinirlenip ne alaka cinnet geçirdiklerini görmeyi değil. 
Yanımızda tohum taşıyalım, her yerde ağaçlar görelim istedim. Ceplerden çıkan bıçakları, bagajdan çıkan sopaları, ağızdan bir çırpıda çıkan hakaretleri , insan aklına kolay kolay gelmemesi gereken fikirleri eylem halinde görmeyi değil. Diyebilirsin ki sen de her şeyi çok toz pembe istemişsin. Toz pembeyi istedim. Kan kırmızısını görmeyi değil. 
Kendimi büyüttüğümden emin olup bir başka canı büyütebilecek olma cesaretini , bir insana her şartta güvenip saf bir sevgiyi sunabilme isteğini kendimde bulabilmeyi istedim. Seçemediğim ve belki hak etmediğim güzel bir aileyi bile kaybının çok şey götüreceğini bildiğimden omzumda bir fazlalık olarak görmeyi,bu tür sevgilerin dünya aldatmacası olduğunu bu kadar net bilip hissetmeyi değil.
Hayvanları hep yaşıyor hiçbir zorluk yaşamıyor ve aramızda dolaşıp hepimize neşe saçıyor olarak bilmeyi istedim. Bir yerlerde acı çeken, zehirlenen masumların varlığını bilip, varlıkları kimseye zarar vermediği halde bu canlılara dahi kin beslendiğini bilmeyi değil. 
Korkunun, yalanın, aldatmacanın, güvensizliğin, yaşamı bile ancak bir savaş vererek elde edebilecek olmanın bariz varlığını görmeyi istemedim hiçbir zaman. Her şey çocukluğumdaki gibi ardında kötülük göremediğim, herhangi bir anın içine olası bir kötülük konduramadığım, gerçek kötülüklerle bu kadar fazla her an her saniye karşılaşmıyor ve şahit olduğumda "şaşırdık ya!" dediğim bir sabaha uyanmak istedim. Her sabah uyandığımda kalkmayı istemeyecek olmayı değil.
Oyun oynamayı tadında bırakabiliyor olmayı istedim. Ama yapamadım. Kaçmak ve uyumak hep daha cazipti bugüne kadar.

İsyan edemem sanırım başıma kötü bir şey gelmedi, güzel bir ailem var. Kardeşlerim var. Küçük bir tabloda sırıtan bir surat olmam gerekirdi. Tabloda sırıtan bir yabancı değil. Benim olmayan acıları ,ve uzağımdaki savaşları da yüklendim yok yere. 
Elinden bir şey gelmeyecek olmasını kabul edip kendi hayatına bakabilen biri olmak mı doğru yoksa inatla başka açılardan kendine pay çıkarıp zevk alanlar gibi kendine pay çıkarıp hüzne dalıyor olmak mı? Yani benziyor muyum o çok nefret ettiklerime, bunu yaparak,bilmiyorum
. Ama zaten kendimde öyle güç bulamıyorum ki bencilce bir şey yapıp kendi hayatıma odaklanmak için ve belki de kendimi kandırıyor ,kaçıp hayatı suçluyorum. Dedim ya bilmiyorum. Emin olamıyorum. 
Yalnız hissetmiyorum.
Ama yalnızım.
Susmuyorum fakat sesim çok da çıkıyor değil.
Mücadele ediyorum fakat derinde bir yerde yaşamamış olmayı da hep diliyorum.
Böyle böyle oldu şimdi yirmi bir.
Bundan sonra hep böyle mi gider çıkılır mı bir şekil bilmiyorum. Bilmiyorum dediğimde cidden bu söylemim erdem olarak kalsın istiyorum. Araf değil. 

Tanrım dayanma gücü versin bana.
Tanrı her iyi insana dayanma gücü versin bu dünyada. Hoş kaldıramayacağımız yükü vermezmiş o bize. Benim olmadıkları için yükten mi sayılmıyor yoksa daha yetmedi ve daha fazlasını mı kaldırabilirim halihazırda? 
Bilmiyorum. Sadece yükleniyorum. Belki taşımam yetiyordur. Bir yerde bir şekilde alınacak zaten.  Affedin, bir eksik daha bıraktın demeyin benim gidenlerime dediğim gibi fakat, genelde çabuk hafiflemeyi dilerim.
Feridun Düzağaç abi demiş ya:" kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz. Bu matematik bizi kandırıyor hocam" 
Matematik suçlu değildir belki de be abi? 
Belkii biz 0! olmakla 1! olmak arasında gidip geliyoruzdur. Sjfh

Öhm.. Ciddi olmam gerekirse... 
Geçen yaşımda dedim ki vazgeçeceğim şurası olacak dalgalar şöyle olacak,kimse olmayacak, birden olmayacak yürüyeceğim ve öyle son olacak. Hava elbet yağmurlu olacak. Belki fırtına da olabilir. Ama orada olacak.
Orası bana uzaktı ve öyle oyaladım kendimi. Öyle erteledim kendimi kendimden çıkarma meselesini...
Bu defa diyorum ki inadına bir Baukis ve bir Philemon yeşerecek bir toprakta. İlle görülecek onların yaprakları ve inat edilecek üstüne basan ayaklara ,asil bir duruşu gösterme konusunda. Ve ille de tutulacak bir söz. Ziya Osman mutlu olacak.

Bu defa dünyanın felaketlerine değil, güzel günler görmeye, bizden sonrakilerin mutlaka görecek olmasına amin denilecek. 

Yani,belki...

Selamlar bizden:
Bulut
Melodi


Evren


Pastel


Atlas ve Pastel


Melodi sjh


Pamuk,Prenses

:)

Nacizane: Cem Karaca - Mutlaka Yavrum

Esasen: Adamlar - Hepinize El Salladım

🍀🌧️


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mesela Yani

Kutsal Bok Böceği

Henüz Değil