Mesela Yani
"Ben aynı fikirde değilim." dedi Yabani. "Kolay yolu seçmem. Tanrı'yı istiyorum. Şiiri istiyorum. Tehlikeyi istiyorum. Özgürlüğü istiyorum. İyilikle günah işleme arasında tercih yapma koşullarının olmasını istiyorum. "Siz gerçekten mutsuz olmanın doğru bir şey olduğunu iddia ediyorsunuz." dedi Denetçi Mustafa Mond. Öfkeyle, "Evet!" dedi John. "Kederlenmenin de haklı yanı olduğunu iddia ediyorum." "Siz çirkinliğin ve yaşlanmanın doğru bir şey olduğunu öne sürüyorsunuz. Hastalanmanın bir hak olduğunu. Çok az yemek yemenin doğru bir şey olduğunu. Yarınlardan endişe etmenin haklılığını. Acılara katlanmanın da doğru bir yöntem olduğunu..." Denetçi açıklamasını böyle sürdürdü. Uzun bir sessizlik başladı. Söze başlayan Yabani. "Bütün bu söylediklerinizi istiyorum." diyerek sessizliğe son verdi.
Ben kimim sorusunu kendime sormayı bıraktım, şimdilerde "Ben neden böyleyim?" diyorum. Neden milyarlarcanın yaşadığı bu evrende bir olmaya çalışıyorum? İçine sadece beni alacak olan 1'den bahsediyorum. Her şey aslında bir, kötü de iyi de , şeytan da tanrı da bizim içimizde zırvasını okuyanlardan değilim. Buna inanmıyorum. Hayatta her zaman siyah ve beyaz yoktur griler de vardır saçmalığına inanmadığım gibi. Hayatta zibilyon tane renk vardır. Renklerin psikolojik ve duygusal etkilerinden de bahsederler mesela.. Herkese göre her rengin ayrı anlamı olduğunu varsayıyorum. Zibilyonlarca renk var evet, ama biz seçim yaparken sadece iki tanesi kalacak. İyi veya kötü diyeceğiz onlara. Ortayol denen şeyin varlığına ve ortayolculara tüküreyim. İçinde gerçekler de var diye distopya kabul ettikleri yerde güzellik aramaz onlar. Bu yüzden unutmak uyuşmak isterler. Bu yüzden kaçarlar. Kaçarken ezdikleri şey ister en güzel çiçek ister nesli tükenmekte olan bir böcek olsun, onlar için fark etmez. Hiç tereddüt etmeden ezmek isteyecekler. "Can havli?" deyip omuz silkecekler. İnsanlara içinde gerçeklerin olduğu her şeyin karanlık olduğunu düşündüren ne?
Sadece yaşadım, buradaydım, doğru bildiğimi yapmaya çalıştım, iyi kalmaya çabaladım diyebilmek için duruyorum. Yerinde saymanın, durmaktan kötü olduğunu düşünürdüm hep fakat kendisiyle çelişen de hep benim nedense. Çelişkilere kötü deyip iyi kalmaya çabaladığımı da ısrarla iddia etmeme rağmen, yerimde sayıyorum. Hatta geriye gitmiyorum belki ama olduğum yerde dibe çekiliyorum. Kendimi itiyorum? İlk ağacımı diktiğimde kendime şöyle demiştim: "Bugün bana karşı saf tutanların yanından ayrılıyorum. Kendimle savaştığım her gün adına bir ağaç sözüm olsun sana dünya." Ben söz verdiyse, o sözü tutan bir insanım. Mesela uzandığım yerde tavanı izlerken , kolumu kaldırmaya fiziksel olarak mecalim var ama mental olarak isteğim asla yokken, bıkkın bir şekilde hayatın tam o anda durmasını istediğim herhangi bir anda beni yerimden kaldırabilecek tek şey budur. Kendimden başka bir şeye karşı duyduğum sorumluluk veya verdiğim bir söz... Bugün evde kendime bir bardak su almak için bile adım atmak istemediğim bir anda kızın tekine verdiğim bir söz aklıma geldi. Dışarıya çıkmak bir yerlere gidip bir işi halletmek kadar normal bir şeyi gözünde büyüten biri olmak benim zoruma gitmiyor mu sanarlar acaba böyle konuşunca bilmiyorum demek istediğim bu işte, başka bir şeye karşı sorumluluklarımı, sözlerimi yerine getiriyorum. İş kendime gelince suratını asıp istediği oyuncak alınmadı diye küsen çocuk gibi kırgın koyuyorum o yastığa başımı. İçinde başrolün ben olduğu hiçbir meselede sözümü tutamadım ben. Yani ben bana karşı saf tutanların yanından ayrılmış falan değilim. Zoruma giden bana karşı saf tutuluyor olması da olmadı hiç. O beğenmediklerimin yanında saf tutuyor olmak. Hem de kendime karşı. Bu yüzden pes etmiyorum. Dünyada bu kadar zoruma giden bu mesele ile ahirette başa çıkacak gücüm yok benim. Grilere, yeşillere kırmızılara, morlara, siyahlara beyazlara ve ifade ettikleri anlamlara tüküreyim. İyiyi seçiyorum. Dünya hiçbir zaman tamamen aydınlık bir yer olmayacak. Zaten "İnsan yaradılışı gereği tam bir eşitliğe razı olamaz. Ufak tefek imtiyazların teşvikine de muhtaçtır. Diyebilirim ki, bizzat iyilik dahi, ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir." Ama biz yabaniler bu yüzden karanlığı seçiyoruz diye denetçiler sevinmesin hemen. Ceza görmesi gereken cezasını çekecek. Ayıplanması icap eden bir kötülük bulunduğunda karşısına geçilecek. Biz diye bir şey olmayacak. İyiler olacak , ve kötüler. Ama aynı safta olmayacaklar. Birbilerinin içerisinde de olmayacaklar. Bir taraf hep ağır basacak. Bu böyle
Yine yazıya böyle girdim. Anlayacağınız üzere bir şeyler karıştı. Bir yaram yok, bir travmam da. Kötü yaşam koşullarına sahip biri de değilim.Bunu sürekli ispatlama gereği duymaktan da sıkıldım. Genel kanıya göre mutsuzsanız bir bok olmuştur. O pislik tüm dünyayı ilgilendirdiğinde sizi etkilememeli diye düşünürler. Neyse. Sadece dünyadan bir umudum veye bir beklentim yok şu anda. Beklentinin olmaması demek her şey yolunda, buna rahat batıyor işte mi demektir yoksa o kadar umutsuz ki bir beklentisi bu yüzden yok bunun mu dersiniz siz? Ben her şey yolunda lafından nefret ediyorum artık. Mantıksız bir kere. Her şey kendi halinde. Bu daha güzel. Rahat battı lafını da sevmiyorum mesela , muadili olan batıyorsak neden otuz metre yukarıdayız kardeşim kulağa daha gıcık gelmiyor mu?
Hazel Grace, Augustus Waters'ın çıkarttığı paketten bir sigara alıp dudaklarına götürdüğünü görünce "Ciddi misin iğrenç bir şey bu. Ne yani bunun havalı bir şey olduğunu falan mı düşünüyorsun. Her şeyi berbat ettin. Lanet olasıca bir kansere yakalanmış olmana rağmen, daha fazla kanser olabilmek için bir şirkete para mı veriyorsun? Sana söyleyeyim, nefes alamamak berbat bir şey." deyince Waters, Hazel'e "Biliyor musun, aslında yakmadığın sürece sana zarar vermezler. Daha önce bir tane bile yakmadım. Bu bir metafor. Bak şimdi, öldürücü şeyi tam dişlerinin arasına koyuyorsun, ama ona seni öldürecek gücü vermiyorsun... Bir metafor? " diye cevap veriyordu. :)
Tabiki metafor demeyeceğim, o lanet sigara paketinden bir dal çıkardığınızda, ona sizi öldürecek gücü vermek istediğinizi biliyorum. Ve birini sigara içerken veya sigara alırken gördüğümde de "Neyin var? " diyerek haddimi aşmam belki ama "Nasılsın" demeyi çok istiyorum. Üstelik ben insanların nasılsın dediklerinde asla bunu gerçekten merak etmediklerini düşünen biriyim. Ama ben, o kişi benim sevmediğim türden bir insan değilse, sormak istiyorum. Gerçekten sevdiğim türden bir insansa da nasılsın demeye genelde ihtiyaç duymam. Az çok bilirim zaten nasıl olduğunu.
Bu ülkenin değerli insanlarından olan bir büyüğüm var. Nöroroman serisi olan Mater'deki kitabında şöyle diyordu bir karakter diğerine : "Canının ne kadar yanacağı aslında biraz senin elinde Meryam. Çatlamalar ve kırılmalar hayatın en önemli dinamikleridir. Burada önemli olan kırlmanın nasıl yaşandığıdır. Yumurtayı düşün Meryam. Eğer yumurta içeriden kırılırsa hayat başlar. Yok eğer yumurta dışarıdan kırılırsa işte o zaman bir hayat son bulur. Yani, içten başlamayan dönüşümler ölümcüldür. Şu an hayatın bir kabuk ve elinde duruyor. Karar senin Bir kırılma olacak ve bu kırılmanın nereden olacağı tümüyle senin elinde." ( not: Şimdi benim karmaşık yazılardan ibaret sayfamda bir parçasını yazdım diye mater ucuz bir kişisel gelişim kitabı sanılmasın. Serkan hoca gençleri bilimle iyileştirebilen insanlardan.)
Bir kırılma, ha oldu ha olacak derken 23 yılı ve birkaç ayı geride bıraktım. Kırılmanın nereden olacağını biliyorum, iyileştiğimde ne kadar bu tabiri sevmesem de, hayat dolu, olacağımı da tahmin edebiliyorum. Sadece bir türlü gerçekleşmiyor işte. Ve ben merak ediyorum, çok iyi diyemem ama iyi yaptığım tek şeydir merak etmek. "Ben nasıl büyük adam olucam?" Olur, biraz gecikirim beni tatmin edebilecek minimum düzeydeki düzende yaşamaya. Halledilir , tanrı yoklamadan ziyade sonuçtan sorumlu tutmuyor mu insanı? Yani ben öyle biliyorum. Kolaya kaçmıyoruz, içim rahat. "Nasıl olsa affedilirim" diye çıkmadım hiç yola. Kırılmaların nereden olacağını seçerim tamam, sadece bazı kırılmaların ne zaman olacağının benim elimde olmasını isterdim. İçten başlayan bir dönüşümü istiyorum mesela. Hayat içimizde karbon var diye, oksijeni bir şeylerle takas edebiliyoruz diye başlamaz ki her zaman. Fiziksel olarak doğduğumuz gün mü sanki bizi biz yapan? Hayatı istiyorum. Yaşıyorum değil, yaşamın hakkını veriyorum demek istiyorum. İyi kalmaya çalışmaktan değil, kötüyle mücadele etme gücünü kendimde bulabildiğim için yorulmak istiyorum. Gücüm kalmadığından değil, bir gün de gerçekten şaşırdığımdan bunu sorayım istiyorum: "Böyle bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl olabilir? "
Nasıl söylesem, mesela hiçbir şeyi basit istemiyorum. Mükemmel de olmasınlar. Ama farklı olsun.
Bazen hak edip etmediğimi bilmeden mucize istiyorum. Geleceğimdeki bütün iyi şeyler beni veya dünyayı kuratarabilecek tüm güzel gerçekler bir anda ortaya çıksın istiyorum. O ormanda kalmayı seçiyorum diye kaybolmam gerekmesin. Hep öylece durmayım ben de arayayım ama kaçanlar isteseler de istemeseler de kolayca bir yere varırken ben ayağımdaki çakıl taşlarını, dikenleri, tümsekleri, çukurları, düşmekten , bir ağacın dalına çizdirmekten bi hal olmuş uzuvlarımın ağrılarını da dert etmek zorunda olmayayım istiyorum. Kötüler bile vicdanını sustururken, mışıl mışıl uyurken ben uykuya hasret kalmayayım. Bu kadar da hassas olmayayım bir şeyler de siktirsin gitsin diyebileyim. "Dünyayı sen mi kurtaracaksın"mış. Dünyayı ben kurtarmak istiyor falan değilim. Dünyada iyilik de olacak kötülük de, bir taraf ağır bastığında onun kötülük olması da dert değil, dedim ya ben iyilikle günah işleme arasında tercih yapma koşullarının olmasını isteyenlerdenim. Kimin ağır bastığı artık umrumda değil hepimiz bireysel yargılanacağız sonunda. Ama böyle diye kötülükleri görmezden bilmezden gelerek yaşama devam etmek istediğimi de söylemiyorum. Çok fazla var. Her an her saniye haberi geliyor. Ben hepsinden kendime bir pay acı çıkarmak istemiyorum. Güzel bir şey yapmak istiyorum. Bu her gün işe gidip gelmek iyi bir evlat olmak iyi bir eş iyi bir dost olmaktan fazlası. Darağacında asılmak pahasına "Eppur si muove" diyebilme cesareti gibi. Demek değil bak, cesareti. Bilmiyorum.
Birkaç aya kadar sanırım bizim ailemizde güzel şeyler yaşanacak. Ben güzel şeylerden korkmuyorum. Yeniliklerden korkmuyorum. Artırayım, kötü şeylerden de korkmuyorum. O şeyler yaşanırken ne pay alacağımdan korkuyorum. Ne çıkaracağımdan? Kuruntu değil yani, olağan korkusu. Benimle ilgili konularda, korkuyorum. Yaşayacağım, yaşamayacağım şeylerden değil, sonunda bana kalanın olağan şeyler olmasından. Ailemizde birimiz ne zaman bir zorlukla karşı karşıya olsa babam der ki "Sana zorsa üzülme, herkese zor. Sana kolaysa hemen sevinme, herkese kolay" Ama ben bir işim olmadığında diğerlerinin de bu yüzden olmuyor diye içimin rahatlamasını sevmiyorum. Bir işim hallolduğunda herkes kadar çaba sarf ettiğim için olmasını sevmiyorum. Hırslı değilim fakat zoru seviyorum. Yani evet ne olursa zor olsun, ama ben şimdilerde çaba sarf etmeyi de sevmiyorum. Yani lütfen hayatımda bir şeyler olacaksa haksız yere olmasın tamam ama farklı olsun. Ne güzel bir boşluğa çıkıyorum bu ne güzel ne farklı bir dipsiz kuyu diyeyim. Ya da farklı olmasın. Bak ya yine ters gitti ama ne güzel ters gitti, düştüm ama bu sefer iyi düştüm ha, ne güzel tümsekmiş diyeyim. Böyle olsun?
Amelie Polulain'in masalsı kaderi isimli filmi anlatan bir yazı okuduğumda şöyle diyordu. "Ancak Amelie diğer insanlarla ilgilenirken, kimse kendisiyle ilgilenmiyordu. Başkalarının mutluluğu yakalaması için uğraşırken, kendi yalnızlığını sorgulamaya başlar." Tam o sırada Nino çıkıyor karşısına. Amelie kadar farklı. Yabancıların, fotoğraf çektirmek için girdiği kulübede çektirip beğenmediği, parçalayıp attığı fotoğrafları birleştirip albüm yapan Nino. Filmde Amelie'ye güzel öğütler veren ve cam kemik hastalığı nedeniyle kendisine kristal adam denen Raymond Dufayel; inanması, ve kırılma riskine rağmen hayata atılması için Amelie'ye "Kemiklerin camdan değil, ama hayat seni de kırabilir" diyordu. Amelie yalnızlığına karşı orada bir karar veriyordu.
Ben, ne zaman karar vericem? Kırılmanın nereden olacağına? Ne zaman inanacağım bunun benim elimde olduğuna?
Sürekli farklı dediğim için beni şımarık zannetmemişsinizdir umarım. Kimseden ayrıcalıklı olmak istiyor değilim. Herkesle eşit olmaya da zaten razı gelmem onu biliyoruz. Farklı deyince sizin aklınıza ne geliyor? Ben sadece daha tutkulu yaşamak istiyorum. Mesele aşksa şayet konu, daha tutkulu aşık olayım, alelade bir aşk gibi olmasın, herkesin kuracağı cümleler çıkmasın ağzımızdan, kalbimizden. Gözlerimiz alelade bir şeye bakıyor gibi bakmasın mesela bakacaksa. İşte şimdi, tastamamım diyebilsin her iki taraf da. Öncesinde yapılan alelade bir şey bile derin bir anlam ifade edebilsin. Veya biri hiçbir eylemde bulunmayıp boş boş oturduğunda bile diğeri "Ya mutlaka aklından güzel bir şey geçiyordur" cümlesini kuracak kadar inansın ona. Aşk zaten böyledir diyebilirsiniz. Ben henüz yaşamadım, bilebilir miyim? Ya da lafta kalıyorsa ona aşk diyebilir misiniz? Ben etrafımda fazla aşık göremiyorum çünkü. Sevgisiz değilim, aç değilim yani, dilenci değilim ablalar abiler, aşk için diyorum şimdi söyleyeceğim şeyi: "Ben hiç sevilmedim ki, sevmeyi nereden bileyim? " Büsbütün umutsuz da değilim elbette ama asla düşümdeki gibi sevileceğimi de zannetmiyorum şahsen. O yüzden bu örneği geçiyorum. Hah , meselaaa başarısızlıksa konu, öyle herhangi bir konu ile ilgili olmasın. Dünyayı kurtarmak gibi ütopik bir amaçla çıktığım yolda düşeyim. Düşerken daha iyi düşeyim derken şiddetinden bahsetmedim yani. Şiddetli bir düşüş de olabilir. Nasılolsa kalkarım. Hep kalkıyorum. İnşallah kalkarım. Pes etmek, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek yok mayamda çok şükür. İnşallah da hiç olmaz. Öylesi bir kırılma anını istemeyiz.
Size kafamdaki orkestradan da yeni haberler var. Bu aralar hücrelerim Johan Sebastian Bach'a takıntılı durumda. Orkestra şefi bile kavunlu dondurmasını eritmek pahasına hararetli hararetli G Minor çalmaya çalışıyor. İlk defa bu kadar istekliler ve ilk defa bu kadar senkronizeler. Hücrelerimin bir konuda hemfikir olabiliyor olma ihtimali beni mutlu ediyor.
Sonraa güvercin var yine, Naciye. Bu yaz üç defa yumurtladı balkonuma. İlkinde içinde diktiğimiz çiçeği kuşlar görmesin diye üzerini mermere çaprazlama koyduğumuz bir tahta parçası ile kapattığımız bir saksıya yumurtladı. İkincide yine bir saksıya yumurtladı. Sonra yavruları ile birlikte uçup gitti, yine geldi, bu defa balkonda boyadığım sehpayı üzerine koymak için yere serdiğim yumoş bir paspas vardı onu yuva yapmış kendine. Bunu istiyorum. Öylesine yere attığım bir paspas bile sonunda güzel bir olaya hizmet edebilsin mesela. Naciye ile arkadaş olduk. Kendisi ürküp kaçmasın , rahatça yavrusunu büyütsün diye, bir yaz boyu balkona çıkamadım ama olsun. Balkona çıkınca binaların arkasını görmeye çalışırdım, perdelerin arkasından görmek de zor değil. Hem görmek isteyen banyonun minik penceresinden de güneşin doğuşunu izleyebiliyormuş. Birazını. Neyse ki, evet doğdu güneşim, demeye yetiyor.
Çocukların sorduğu soruları öylece geçiştirmeyin derim. Hangi yetişkin hayvan olsak hangisi olurduk'u merak ediyor ki? Büyüdükçe anlamsız gelen meraklarımı hatırlatıyor soruları. Neden merak etmeyi bıraktığımı bilemiyorum sonra, tuhaf oluyor.
Yapabilirsem bundan sonra bir sorular kitabı yazacağım. Öyle çok satsın , çok okunsun diye değil. Kendime. Varsa benden sonra gelecek evlatlarıma. Cevap vermek için araştırmaya değer şeyler bulsunlar. Ne bileyim bana ne artık kötülerden, neden ağır basan taraf olduklarından falan. Baksana sence ben bu taşı kaç kere sektiririm?
Önümüzdeki seneye herkes o kadar çok anlam yükledi ki. Ben fazla bir şey beklemiyorum. Ne büsbütün inanıyorum bu kalabalıkla girilen bir meseleden gelecek güzel haberlere, ne de büsbütün umutsuzum memleketin halinden. Hayırlısı olsun. Rabbim bir kolaylık verir diye düşünüyorum. Yanlış anlamayın ortayolcu değilim :d Fakat "Denge" diyorum. Hem de Turgut Uyar olanından... bkz
Kendime söz vermek istemiyorum. Ama onları yerine getireyim istiyorum. Ben hala çok mu şey istiyorum ya?
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı dizboyu sulara yangelip bekliyor olacağım. Tam kendime göre, tam dünyaya...
Kendinize iyi bakınız. "iyi" bakınız.
Mustafa Mond üzgün bir ifadeyle yabaniye baktı ve. "Öyleyse bunlara sahip olabilirsin." dedi.
Yorumlar
Yorum Gönder