Henüz Değil
"Ben gençliğimden beri her zaman, çok şey dinledim hekimden, evliyadan.
Hangi konuda olursa olsun, çıktım her girdiğim kapıdan" - Ömer Hayyam
'Yirmi yaşındayım' dedim. O ne ya, çocuğum desen utanırsın, büyüdüm desen dikkate alınmazsın. Ama öyle hafife alınacak bir yaş da değilmiş yirmi. E öyle de dediler.
Küçükken kendisine çok masal okunan çocuklar değildik belki birçoğumuz. Açtılar kutuyu, dinledik ne anlattılarsa, bütün kötüyü. Büyüdük, bir şeyler anlattık, doğrulardı çoğu, bariz çelişkileriydi yüzlerine vurduğumuz. *Bana masal anlatma, maval okuma* dediler.
"Yüzde yüz saf olan bir şey kendinin aynısıdır, ben de kendim olmak istiyorum." demiş Oğuz Atay. Fakat ne mümkün? Herkese, her şeye karşı savaşmak gerektirir. Çünkü kendi olanı severler, kendi istediklerine dönüştürmek isterler. Kozada veya dışarıda, başkalaşmaya zorlandık. Kaybetmekten korktukları için değişip, korkmadıklarına 'Ben böyleyim, buyum, ister kabul et ister etme' dediler.
Büyük düşün dediler, küçük meselelere kafa yormamızı istediler. Çünkü tek bir kişi, arkasında, önünde diğerleri olmadan ne yapabilirdi? Dostoyevski "Kendi yolunda yanlış gitmek, başkalarının yolunda doğru gitmekten iyidir" demiş. Peki biz niye sürekli bir şeylere, bir yerlere, ama hep sadece bir şeylere ve bir yerlere ait olmaya zorlandık?
Fırtınada bir yaprak gibiydik biz... Rüzgar olun, nereye eseceğinize kendiniz karar verin dediler.
Fikirlerimiz değişmese fikirsiz. Değiştikçe tutarsız olduk.
"Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim, kölesi değil " dedi Cenab Şahabettin. Kabul ettik bu fikri değişmezimiz yaptık belki. Ne oldu bağnaz mı olduk?
Yirmi yaşındayım hala büyüyemiyorum bu yüzden. Hala karışmak istemiyorum büyükler arasına. Hala ezilirim diye korkuyorum kalabalıklarına karıştığımda.
Hadi şimdi kandırmayalım birbirimizi
Düşünün dediler, düşündüğünüzü söyleyin, demediler.
Yalan söylemeyin dediler, büyük ahlaksızlık. Ama onlar hiç doğruyu söylemediler? Yer ve zamandı ahlakları. Belki de bulundukları konumdu, ellerini attıklarında küçük boşluğundan tanrılarını çıkardıkları kumaş parçaları...
Okuyun dediler, okuduk yetmedi başka şeyler daha okuduk anlamak için. Çünkü bir yerlere gelin dediler. Kendi ayaklarınız üstünde durun.
Kendimiz olacaktık ya, nöronlarımıza ne takılırsa sorduk, cevabını aradık. Bulduğumuzda onlara da sorduk, okudukları yüzünden böyle oldu, fazla okumuş, ondan sapıtmış dediler. Ne oldu okuyup araştıracaktık? *Sınavda onlar mı çıkıyor*dediler.
Anı yaşa dediler,şimdiyi, geleceği kara kara düşünerek toz pembe yaşayalım beklediler.
Böl, parçala, yönet. Çin'in politikasıymış. Öyle demişlerdi. Ben Çin'e hiç gitmedim, ama doğduğumdan beri her yerde bir Çin'e rastladım. Her yeri ele geçirmiş namussuzlar.
Sömürü. Coğrafi keşiflerle başladı. Tabi öyle dediler nasıl duymazsın? Zaman orada durmuş olmalı, hala ilkel bir kabile gibi küçük hayatımız.Sürekli bir şeyler götürüyorlar ve bir kutsallarını bulalım da itaat edelim istiyorlar.
Bebektik, hayal dünyamızı zenginleştirmek için çabalayıp durdular. Sanki fakirdi? Büyüdük, ne yazık ki. Bir şeyler anlattık bir şey koyduk ortaya. Henüz yapılmayan, ve henüz yapmadığımız. Hayal dünyasında yaşama dediler. Emeği, alın terini severler. Görmezden gelerek, görülmesin, bilinmesin, dökülmesin isteyerek...
İşçi bayramlarını işçiler protesto eder, canlarının hiçe sayıldığından sızlanır, emeklerinden, terlerinden yiyenlerden şikayetçi olur. İşçi olmayanlar kutlar?
Ah o - izm'ler, - ist'ler yok mu...
İnsanlar daha hakkını alamıyorken, birileri hakettiğinden fazlasını alsın, birileri aza razı olsun, birilerinin hakkı olandan hakkı hiç olmayana pay çıksın istediler.
Arkadaşımı kaybettim. Biz küçükken okulun bahçesi dünyaydı, demir parmaklıkların ardında kara büyülü ormanlar vardı. Bahçesinde koşuştururken küçük omuzlarımız çarpışırdı birbirine. Sırf bu yüzden bir gün omuzlarından öpeceksin demediler. Onun gülen gözlerini bir gün unutursun dediler ama.
Hani bazı çocuklar vardır yaramaz dedikleri. Fazla aktif... O öyleydi.
Bir çocuk olarak yaptığı gülmek, güldürmekti. Bize yetişmek gibi bir derdi mi olmalıydı da hep bizimle kıyasladılar onu? Biz ne kadar yetiştik ki onlara? Yetiştirmek istediler zaten. Bırakmadılar ki onu bari kendimiz yapalım.
Nasıl ölmüş merak ettiniz mi? Bunu merak edelim istediler. Ne kadar olmuş öleli hatta tam olarak kaç sularında? Aylar geçti sayamadım.
Sayıları öğretirler, harflerden bile önce. Renkler ve sayılar. Çok önemli. Nasıl sömürerek nasıl bölüp nasıl parçalayıp nasıl yönetecek?
O öldüğünden beri küstüm ben onlara. Hani çok kötü şeyler daha duydum gördüm anlattılar ama, bir gün gözlerinin önüne gülüşüyle kısılan küçük gözlerin gittikçe solacağı bir görüntü gelir dememişlerdi. Üstelik zihin körüydüm ben. Onu demişlerdi? Mesela küçükken hadi kuzuları sayalım meselesini bir türlü anlamazdım, meğer insanlar uyumadan önce zihinlerde kuzular görür hatta onları sayarmış bile. Renkli, imgeli hayaller kurmadım ben hiç. Gelmez ki gözümün önüne belli belirsiz resimler hatta olmayan çizgiler, bir nokta dahi. Cidden kuzuları sayabiliyor musunuz??? Hangi kuzuları??????
İşte benim arkadaşım öyle bir çocuktu ki, öyle yer etmiş ki limbiğimin derinlerine. Zihin körü falan dinlemedi bile. O meşhur kahkahasını atıyordu ve zamanla onu son gördüğüm ana kadar büyüyordu kendisi. Gülüşünün aksine.
Dünyadan bakınca çok önceden sönmüş yıldızları görürmüşüz aslında. Ben büyürken çok baktım göğe. Kayarken yakalıyorum hatta bazısını.
Acı çektiklerini görüyoruz. Zihnimizde değil sadece.
Kolları sürekli açılan damar yolları yüzünden delik deşikti. *Müdahalelere rağmen kaybettik.* ne hoş sözmüş!
Onlar aldı arkadaşımı, onlar aldı arkadaşlarımızı. Onlar söndürdü hep küçük mutlu arkadaşın gülüşünü. Onlar çaldı yıldızlarımızı göğümüzden, çok önce hatta, fazla müdahaleden. Kaybetmediler onu. Hayır, onlar değil. Kaybetti onlar. Yazık ki henüz değil.
Hangi konuda olursa olsun, çıktım her girdiğim kapıdan" - Ömer Hayyam
'Yirmi yaşındayım' dedim. O ne ya, çocuğum desen utanırsın, büyüdüm desen dikkate alınmazsın. Ama öyle hafife alınacak bir yaş da değilmiş yirmi. E öyle de dediler.
Küçükken kendisine çok masal okunan çocuklar değildik belki birçoğumuz. Açtılar kutuyu, dinledik ne anlattılarsa, bütün kötüyü. Büyüdük, bir şeyler anlattık, doğrulardı çoğu, bariz çelişkileriydi yüzlerine vurduğumuz. *Bana masal anlatma, maval okuma* dediler.
"Yüzde yüz saf olan bir şey kendinin aynısıdır, ben de kendim olmak istiyorum." demiş Oğuz Atay. Fakat ne mümkün? Herkese, her şeye karşı savaşmak gerektirir. Çünkü kendi olanı severler, kendi istediklerine dönüştürmek isterler. Kozada veya dışarıda, başkalaşmaya zorlandık. Kaybetmekten korktukları için değişip, korkmadıklarına 'Ben böyleyim, buyum, ister kabul et ister etme' dediler.
Büyük düşün dediler, küçük meselelere kafa yormamızı istediler. Çünkü tek bir kişi, arkasında, önünde diğerleri olmadan ne yapabilirdi? Dostoyevski "Kendi yolunda yanlış gitmek, başkalarının yolunda doğru gitmekten iyidir" demiş. Peki biz niye sürekli bir şeylere, bir yerlere, ama hep sadece bir şeylere ve bir yerlere ait olmaya zorlandık?
Fırtınada bir yaprak gibiydik biz... Rüzgar olun, nereye eseceğinize kendiniz karar verin dediler.
Fikirlerimiz değişmese fikirsiz. Değiştikçe tutarsız olduk.
"Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim, kölesi değil " dedi Cenab Şahabettin. Kabul ettik bu fikri değişmezimiz yaptık belki. Ne oldu bağnaz mı olduk?
Yirmi yaşındayım hala büyüyemiyorum bu yüzden. Hala karışmak istemiyorum büyükler arasına. Hala ezilirim diye korkuyorum kalabalıklarına karıştığımda.
Hadi şimdi kandırmayalım birbirimizi
Düşünün dediler, düşündüğünüzü söyleyin, demediler.
Yalan söylemeyin dediler, büyük ahlaksızlık. Ama onlar hiç doğruyu söylemediler? Yer ve zamandı ahlakları. Belki de bulundukları konumdu, ellerini attıklarında küçük boşluğundan tanrılarını çıkardıkları kumaş parçaları...
Okuyun dediler, okuduk yetmedi başka şeyler daha okuduk anlamak için. Çünkü bir yerlere gelin dediler. Kendi ayaklarınız üstünde durun.
Kendimiz olacaktık ya, nöronlarımıza ne takılırsa sorduk, cevabını aradık. Bulduğumuzda onlara da sorduk, okudukları yüzünden böyle oldu, fazla okumuş, ondan sapıtmış dediler. Ne oldu okuyup araştıracaktık? *Sınavda onlar mı çıkıyor*dediler.
Anı yaşa dediler,şimdiyi, geleceği kara kara düşünerek toz pembe yaşayalım beklediler.
Böl, parçala, yönet. Çin'in politikasıymış. Öyle demişlerdi. Ben Çin'e hiç gitmedim, ama doğduğumdan beri her yerde bir Çin'e rastladım. Her yeri ele geçirmiş namussuzlar.
Sömürü. Coğrafi keşiflerle başladı. Tabi öyle dediler nasıl duymazsın? Zaman orada durmuş olmalı, hala ilkel bir kabile gibi küçük hayatımız.Sürekli bir şeyler götürüyorlar ve bir kutsallarını bulalım da itaat edelim istiyorlar.
Bebektik, hayal dünyamızı zenginleştirmek için çabalayıp durdular. Sanki fakirdi? Büyüdük, ne yazık ki. Bir şeyler anlattık bir şey koyduk ortaya. Henüz yapılmayan, ve henüz yapmadığımız. Hayal dünyasında yaşama dediler. Emeği, alın terini severler. Görmezden gelerek, görülmesin, bilinmesin, dökülmesin isteyerek...
İşçi bayramlarını işçiler protesto eder, canlarının hiçe sayıldığından sızlanır, emeklerinden, terlerinden yiyenlerden şikayetçi olur. İşçi olmayanlar kutlar?
Ah o - izm'ler, - ist'ler yok mu...
İnsanlar daha hakkını alamıyorken, birileri hakettiğinden fazlasını alsın, birileri aza razı olsun, birilerinin hakkı olandan hakkı hiç olmayana pay çıksın istediler.
Arkadaşımı kaybettim. Biz küçükken okulun bahçesi dünyaydı, demir parmaklıkların ardında kara büyülü ormanlar vardı. Bahçesinde koşuştururken küçük omuzlarımız çarpışırdı birbirine. Sırf bu yüzden bir gün omuzlarından öpeceksin demediler. Onun gülen gözlerini bir gün unutursun dediler ama.
Hani bazı çocuklar vardır yaramaz dedikleri. Fazla aktif... O öyleydi.
Bir çocuk olarak yaptığı gülmek, güldürmekti. Bize yetişmek gibi bir derdi mi olmalıydı da hep bizimle kıyasladılar onu? Biz ne kadar yetiştik ki onlara? Yetiştirmek istediler zaten. Bırakmadılar ki onu bari kendimiz yapalım.
Nasıl ölmüş merak ettiniz mi? Bunu merak edelim istediler. Ne kadar olmuş öleli hatta tam olarak kaç sularında? Aylar geçti sayamadım.
Sayıları öğretirler, harflerden bile önce. Renkler ve sayılar. Çok önemli. Nasıl sömürerek nasıl bölüp nasıl parçalayıp nasıl yönetecek?
O öldüğünden beri küstüm ben onlara. Hani çok kötü şeyler daha duydum gördüm anlattılar ama, bir gün gözlerinin önüne gülüşüyle kısılan küçük gözlerin gittikçe solacağı bir görüntü gelir dememişlerdi. Üstelik zihin körüydüm ben. Onu demişlerdi? Mesela küçükken hadi kuzuları sayalım meselesini bir türlü anlamazdım, meğer insanlar uyumadan önce zihinlerde kuzular görür hatta onları sayarmış bile. Renkli, imgeli hayaller kurmadım ben hiç. Gelmez ki gözümün önüne belli belirsiz resimler hatta olmayan çizgiler, bir nokta dahi. Cidden kuzuları sayabiliyor musunuz??? Hangi kuzuları??????
İşte benim arkadaşım öyle bir çocuktu ki, öyle yer etmiş ki limbiğimin derinlerine. Zihin körü falan dinlemedi bile. O meşhur kahkahasını atıyordu ve zamanla onu son gördüğüm ana kadar büyüyordu kendisi. Gülüşünün aksine.
Dünyadan bakınca çok önceden sönmüş yıldızları görürmüşüz aslında. Ben büyürken çok baktım göğe. Kayarken yakalıyorum hatta bazısını.
Acı çektiklerini görüyoruz. Zihnimizde değil sadece.
Kolları sürekli açılan damar yolları yüzünden delik deşikti. *Müdahalelere rağmen kaybettik.* ne hoş sözmüş!
Onlar aldı arkadaşımı, onlar aldı arkadaşlarımızı. Onlar söndürdü hep küçük mutlu arkadaşın gülüşünü. Onlar çaldı yıldızlarımızı göğümüzden, çok önce hatta, fazla müdahaleden. Kaybetmediler onu. Hayır, onlar değil. Kaybetti onlar. Yazık ki henüz değil.
Yorumlar
Yorum Gönder