Ödev

 **

Sen aslında neye aşıksın biliyor musun? İçi dışı bir dürüstlüğe, tutarlılığa. İmkansız bir şeye. Temiz, tutarlı, kendine sadık, tek bir üslup. Sanat eseri gibi. Ancak sanat eserleri arasında bulunabilir öylesi zaten. Ama sen , etten, kemikten olanını arıyorsun. Ona aşıksın"-Ayn Rand(Hayatın Kaynağı)
***


“Mektepli bir kız çocuğunun vaktiyle tamamlayamadığı ödevidir; bugün yüreğini, öfkesini ve kırgınlığını unutmamak, hep hatırlamak için kendine verdiği bir ödevdir.”

Ben yazmayalı uzun zaman zaman oldu. Yazsam da bir şeylerin değişmeyeceğinden emin gibiydim zaten. Kendi halimde yaşamaya devam ettim. Tanrının işine karışmadım. Bahtımın ve nasibimin güzelliğinden başka dünyalık hiçbir şey istemedim. Tanrının işine karışmadığım gibi yarattıklarının işine de karışmadım. Herkesi olduğu gibi kabul ettim. Babam bana öyle gözler armağan etmişti ki, aa bak kuşlar geçiyor deyip alsalar da şekerimi elimden ben o gökyüzüne bakmayı ve o kuşları görmeyi seçmiştim. Görmüştüm de. Öylesine kendimi bulmuyormuşum Çalıkuşunda. Çalıkuşu, benmişim.
"Ben ne zaman bir yola çıksam, bulutlar güneşimi kesti hep. Nasipsiz miyim şu hayatta, neyim anlamadım ki. Bir şey istiyorsun, umut ediyorsun, emek veriyorsun, seviyorsun, sadece seviyorsun, 'şimdi tastamamım, şimdi her şey tastamam' diyorsun yine önüne bir şey çıkıyor. Tam doğruluyorsun, yine bir şey belini büküyor. Ama vardır her şeyin bir sebebi, vardır mutlaka bir hayrı diyorsun ama yok. Anlayacağın şu hayatta umut etmekten başka bir meziyetim yok benim. Hıı bir de inanmak..."
Yanlış anlamayın ben hiç şikayet etmedim. Hatta hayatımın en talihsiz zamanları için bile Rabbime hiç neden böyle oldu demedim. Çünkü ben herkesten her şeyi bekliyor, kimseden hiçbir şey beklemiyordum zaten. Hala öyle. Yine her şeyi beklediğim o herkese gülümsüyorum, sorumluluklarımı yerine getiriyorum, bana karşı kötü davranmayı tercih ettiklerinde bile haddim kadarına sesimi çıkarıyor fazlasını unutuyor kendi halimde yaşamaya devam ediyorum. Şu kadar daha iyiyim demek için değil. Ben, böyleyim.
Dedim ya babam öyle gözler armağan etmiş bana. Herkese nasıl gözler armağan edildiği ile ilgilenmiyorum. Sadece kendimi koruyorum. Bu çağdan ve diğer her şeyden.
Doğduğumda beni çirkin bulmayan üç yaşında bir çocuk ağabeyim olmuştu. "Olsun güzel şeyler alır, güzel kıyafetler giydiririz" diyerek def etmişti beni kıskanmasın diye ona yöneltilen olumsuz cümleyi. Aynı gözleri o da armağan almış olsa gerek. Sonra henüz iki yaşında abla olmuştum ben. Kendimle birlikte büyüttüğüm o minik çocukla elimizdeki oyuncaklarla, saçma sapan minderlerle ev kurar evcilik oynardık...Erkek çocuğu o,  çok evcilik oynatma diyorlardı bana, küçük aklımla her evcilik oynadığımızda ona birazdan benim barbie bebeğime vereceği cevapları seçerken ince eleyip sık dokumayı öğrenmiştim ben de. Ha bir de onunla birlikte erkek oyunları oynamayı. Hatta bir süre sonra ben de bıraktım evcilik oynamayı ve dışarıda futbol oynayan, üstü koştururken düşmekten yara bere olan bir kız çocuğu oldum. Ama hayal kurmayı bırakmadım ki. Rüya evim , vardı. Rüya evimdi ama orada gerçek insanlar vardı. Böyle büyüdüm ben. Ailem bana rüya evini gerçek kıldı. Ben de o rüya evine bir gün sahip olurum sandım. Aslında hala inanıyorum. Dedim ya, umut etmek ve inanmak mayamda var.
'Benim şu hayatta yaptığım en akıllıca iş; Oltamın ucuna, uçurtma takıp Gökyüzü avlamaktır.'
Karşılaştığım herkese onları iyi yapacak şeyler giydirdim ben de hayalimde. Ya yakışmadı, ya da taşımak istemediler. Olsun. Ben denedim. Güzel görmek için elimden geleni yaptım. Bu çağı, ve diğer her şeyi. Karanlığını görmemek için elimden gelenin fazlasını yaptım. Bu çağın ve diğer her şeyin.

O küçük kızla konuşabilme fırsatım olsaydı eğer, o da bana öyle derdi. "Bu çağı ve diğer her şeyi böyle hayal etmedim. Ama sen hep hayalimdeki gibi ilerledin. Elinden geleni yaptın. İyi biri olmaya çalıştın. Gülümsedin. Günaydın dedin, teşekkür ettin. Ağaçların arasından süzülen güneşin farkındaydın. Binaların arkasındaki bulutları gördün. Hayvanları sevdin, korudun. Sen kimseye sinsice plan kurup bile isteye kötülük yapmadın. Senin hakkına girilmiştir belki ama sen kimsenin hakkına göz bile dikmedin " derdi.
Burada ısrarla yazmıştım, kişisel hayatımda hiçbir sorun yok, benim derdim yalnızca bu çağ diye. Çok kötü şeyler yaşanıyor dünyada derdim. O karanlığı tanıyordum ama bir gün beni de esir alabileceğine ihtimal vermiyordum. İçimdeki çocuk binbir defa çok üzüldü anlayacağınız. İhtimal vermediği için bir defa, bin defa daha da buna izin veren kendisi olduğu için. Sonra bir köşeye çekildi.
Çalıkuşu için sessizlik kabus gibi bir şeydir bilirseniz. Bir ara her şey o kadar sessizdi ki bu sessizliğe herhangi bir şey son vermezse ölecek gibiydi o da. Ama o anda bir karar verdi. Yaşamaya... Gayet sade. Ölmemeye karar verdi. Ne payına düşen kadere isyan etti. Ne de payı olanlara kötülük etti. Sustu, kendini geri çekti.

Ben daha önceki bir yazımda şunu istemiştim yaradandan. Hala , 'Allahım böyle bir gökyüzü altında bu kadar kötü insan, nasıl?' diye şaşırabilmeyi... Sanırım kabul olan duam buydu işte, ben şaşırdım. Karşıma beni şaşırtabilecek kadar iyi oynayan bir dünya çıktı birden. Bana dersimi verdi ve gitti.

Çalıkuşu yanılmış, itimat etmişti. Yine gökyüzüne bakmış, pamuk şekeri elinden alınmıştı. Yani ki bir yalana gönüllü inanmıştı. Bu husus yüzüne vurulduğunda her zamanki eh işte ifadesiyle "Belki birgün kalbimi yormayan birine denk gelirim diye yaşıyorum...” deyip geçiştirmişti.
Ama insanlar öylece durmazlar. Canını yakma ümidiyle sorular sorarlar. Verdiğin cevaplara karşı yine seni üzmek umuduyla tavsiyeler verirler. Biz zaten biliyorduk, ihtimal veriyorduk, çalıkuşuna yazık olacak diyorduk, derler.
Onlar haddini aşarken bile sen kendi küçük düşmüşlüğüne değil bir zamanlar sağlam inandığın şeylerin esasında senin hayalinden ibaret olmasına üzüldün Feride. Sen olmadığını herkes gibi bilsen de gökyüzüne kuşlar çizmiş ve onları geçerken görmüştün yine.
"Usanmadan her defasında bozulan yuvasına çer çöp taşıyan güvercinin
hevesiymiş, yakalamaya çalıştığın her neyse.."
Sonra yaşadıklarından hayal ettiklerini çıkardığında geriye kocaman bir hayal kırıklığı kaldı işte. Ah bu senin ümit etme kabiliyetin. Ah senin " Lakin güneş, umut etme kabiliyeti olan insanların yüzüsuyu hürmetine doğar" inadın.
"Yavrularını tehlikede gören bir ana kuş hırçınlığıyla üstlerine titrediğin bu şeyler, sonbahar yaprakları gibi birer birer sarardı döküldü. Daha yirmi yedi yaşına girmedin; yüzünden, vücudundan çocukluğun izleri silinmeye yeni başlamıştı; halbuki gönlün, baştan başa bütün sevdiklerinin ölüleriyle dolu şimdi. Yalnızca senin sevdiklerinin. Hayalinde iyi ve güzel yaptıklarının... bu hayatta yaptığın en iyi şeyin uzaklaşmak olduğunu söylerdin. Kin gütmeden , hesap sormadan , çirkinleşmeden, zorluk çıkarmadan. Sadece uzaklaşıp, soğumak... Beytullah'a karşı avucunu açıp Rabbine ettiğin duayı duydum Feride. Huzur-u mahşerde mutlak adaletin tecelli edeceğine inanıyormuşsun sen de. 'Fani ömrümde ahlarımın bir karşılık bulması pek de mühim değil , esasen ben Rabbim'in soracağı günü bekliyorum' demişsin. Anne babası hayatta iken bile sahipsiz sanılıp bir yetim bir öksüz gibi muamele edilen de senmişsin. Sevgili Çalıkuşu, "Allah acı çekebilme kabiliyetinden razı olsun, senin."

Sonra , bahar geldi. Geçen yıllarda dökülen vişne çiçekleri açtı yeniden. Döküldüler mi diye baktım her gün, dökülmediler. Soğuk bu defa vurmadı meyve ağaçlarına. Dallarına bereket bile geldi memleketimin. Böyle oluyormuş, bilmiyordum. İnsan içindeki miniminiler öldürüldüğünde her şey bitti zannediyor ama o güneş yine ,yeni bir sabaha doğuyor. Kuşlar yine gökyüzünde pike yapıyor, çocuklar gülüşerek okul bahçesinde koşturuyor, Feride yine gülümseyecek bir şeyler buluyormuş. Hem de en bi sahici olanından. Bir kum tanesinde onu inci yapacak sabrı mı taşıyor yoksa o dönüşümün geleceğinden bi haber yaşayarak o kum tanesi gibi rüzgarlarda mı savruluyor bilmiyorum. Ama Feride hala Çalıkuşu olmayı seçiyor. Her şeye rağmen bir ağacın dalından düşüp bir yerlerini kırmak pahasına gökyüzüne tırmanıyor. "En azından gökyüzü baki. O terk etmez beni" diyor. Ve Feride, Allah bulup buluşturma, gerekirse borç harç denkleyip umut etme inadından razı olsun senin.

Siz hiç komşu bahçesinden biraz izinsiz vişne aldı diye pişman olup onca yolu geri dönüp helallik isteyen bir çocuk duydunuz mu? O zamanlar bu hareketini bir kova dolusu vişne ile ödüllendiren bir hayat karşılıyordu onu. Bir daha hiç kimsenin bahçesindeki dala , değil bir kova kamyonla vişne verecek olsalar elini sürmemişti ama böyle ince düşünen çocukları büyüdüklerinde cezalandıracak bir hayatla karşılaşacağını o da bilmiyordu. Belki de ceza değil ilahi bir korumasıydı bu cevapları tanrının. O, vişne dalına elleri uzanmayan çocuklardan razı olsun.



Siz bakmayın benim duruldum dediğime.
Bir gözü rüya görüp bir gözü yıldızlarda olan bir kız çocuğunu hayat hep incitir. Ve yine o sebeptendir ki bu haylaz kız çocuğu yine tırmanır ağaçlara. Bir daha düşecekse bile bu en azından yıldızlara bakarken olmalıdır çünkü. Ve gördüğü rüyanın gerçekteki tezahüründen korunduğu bir vakitte bulunmalıdır orada. Yakın çevresini sarmış ve vasatlık gölgesinden ibaret olan o karanlıktan uzakta. Gölgesi diyorum çünkü bizzati dokunamaz o karanlık ona. İllaki duymuşsunuzdur. Fiziksel anlamda dahi iki nesnenin (misal iki parmak ucu) ekseriyetle birbirine dokunuyormuş gibi görünseler dahi atomik düzeyde gerçek bir temasın hiç gerçekleşmediğini. Bu haylaz kız çocuğunun elektronları da yalnız fiziksel olarak değil ruhen de iki kat fazla itiyor yörüngelerinden onları kannımca. Ne zaman bir boşluğuna denk gelse kansa inansa, hata yapıp imrense o karanlıktan gelecek bir inceliğe , olmaz. Halbuki insan yaratılışı gereği karanlıkta bir süre kalsa göz bebekleri tepki verir daha net görmeye başlar. Alışır yani. İnsan denen mahlukat aslında her şeye alışır. Öyle derler.
Ben yapamadım. Her yeni gün daha çok şaşırdım dünyanın felaketlerine. O felaketten bir parça bana dokunduğunda en bi felaket ben sarsıldım hem de. İçimdeki miniminiler öldü birer birer. Dilsizdi yaralarım, üstüne çok kolay başa çıkıyorsun dediler. Çok kolay başa çıktım. Başa çıktım tabi. Ağlayıp kahrolmamı mı beklerlerdi? "
Ben her zamanki gibi yara kabuklarımım üzerine gülücükler çiziyorum. Ve yoluma devam etmeye çalışıyorum."
Dedim ya her zerrem inat benim. Ben şahsi hayatımı iyi kılabilecek bütün incelikleri, severim. Hem korkutur beni gölgeler. Ya bir gün bir şeyin karanlığı sanıp kaçtığım bir gölge, rahmet yağmurlarıyla yüklü bir buluta ait olursa?

Bir kişi dünya saadeti için dua ettiğinde bu bazen ahiret için kabul olunurmuş. Bir yerde duydum. Eğer öyle ise Rabbim şükürler olsun. Zaten siz bakmayın bana benim kurumayan gözyaşım kimse için veya hiçbir durum için değil, yalnız kendime. Değmeyen hiçbir şey için akmaya niyetlenemiyor onlar. Dedim ya ben kendime çok kızdım, kırıldım, küçüklüğüm geldi oturdu sanki karşıma ve ben hesap veremedim. Ama her defasında önce vicdanım sonra o sakinleştirdi beni. 

Dün çok çok kötü bir haber aldım. Bir arkadaşı daha kaybetmişiz. Buna çok üzüldüm. Sanal bir ortamda, yalnızca oyunlarda vakit geçirdiğim, çok az şahit olduğum hallerinden hatta belki yalnız seslerinden, en bi tanıyor gibi hissettiğim az sayıda insana çok iyi niyetli dualar etmişliğim de vardı benim. Onlar iyi olmalıydı. Kendi halinde , başarılı, başkalarının hayatı ile oynamayacak kadar kalbi temiz ve dışarıdaki kötü kalabalıktan uzak adamlar, kadınlar , çocuklar gidebiliyordu. Ben daha ne kadar üst üste gelebilir dedikçe bir yenisi daha ekleniyordu böylece. Sonra arkadaşımla uzun uzun bu durumdan başlayarak bir konuşma yaptık. Muhtemelen aylardır kimsenin hiçbir şeyin iyi gelmediği kadar iyi geldi bu konuşma bana. O gece bir süre uyuyamadım öylece boşluğa baktım ve düşündüm. Sonunda kendime kızmayı bırakmaya karar verdim. Hatta o arkadaşıma ve sevdiğim her insana bu kendine kızma veya üzülme bahsi için, hiçbir zaman isteseler bile yapamayacakları kadar güçlü ilerlesinler diye dualar ettim. Allah kendi halinde yaşayan , kalbini bu dünyadan korumaya çalışan, kimsenin hayatı ile oynamayı kendine yakıştırmayan, dürüst ve tutarlı arkadaşlarımdan razı olsun. Yıldız olup gittiklerinde bile.

Bir karar daha verdim. O da bana kalsın. Ertesi sabah yine kalktım ve her gün devam ettiğim o hayattaki yapaylığı fark ettim. İnsanlardaki sıradanlığı ve hatta bazılarındaki vasatlığı. Daha önceki yaşlarımda inceden fark ettiğim o bir avuç insan kaldık sanki lafını derinden hissettim. Fakat gariptir, tek başınalığım azaldı. Evet bir anda oldu bu. Ben zaten herhangi bir çıkarım için falan eğilip bükülmediğim gibi, şahsi hayatında dik durmayan, doğru yaşamayan kimseyle iyi geçinmeye de hiçbir dönem yanaşmayan biri olmuştum. Evet, benim tercihimdi. Hepsi. Yalnızlığım bile. Mecbur bırakıldığım değil öyle olmasından çok bahtiyar olacağım , huzurumu , karakterimi ve duruşumu bozmayacağım bir seçimin sonucuydu. Benim anlam veremediğim bunca zamandır bunu seçen ben iken beni istemeyen kendileriymiş gibi bir hale bürünmeleriydi o insanların sanırım. Fakat ne önemi var ki ? O insanların ben daha pek çok şeyi öyleymiş gibi yapmalarına şahit ve alışıktım zaten. Konunun ben olması en ufak zoruma gitmedi o saatten sonra. Öyle bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.
Babam her zaman der ki olsun kızım biz bu dünya için yaşamıyoruz. Bu dünya, onu isteyenlerin olsun. Ben bunun önemini bu yaşımda anlıyorum daha. Yeni anlıyorum fakat bu minvalde yaşadım. Bir gün o yoldan sapmadım. Ben , ciddiyim. Zaten "Benim hayatım , bir tek cümleden, 'Ben ciddiyim ' cümlesinden oluşmaktadır."
Ben ciddiyim ve artık bir şeylerin değişmesi gerekiyordu. Ayriyeten ben bile benim yaşama tutunma telaşımı çok hafife alıyormuşum. Aynı güzel telaş arkadaşlarımda da varmış hem. Bu bile beni mutlu etmeye yetti. Birkaç gün içinde ufak bir tatile çıkacağım. Tatilden ziyade Çalıkuşu'nun kendini dinleme ödevi diyelim biz ona. O deneyimi de burayı güncelleyerek yazarım.
İnanılmaz karmaşık bir süreçten geçiyorum. Ama ne uğruna kendimi feda etmediğimi çok iyi biliyorum. Kimse veya hiçbir şey için! Sahte olan hiçbir şey için ne kendim olmaktan ne de iyi kalmaya devam etmekten vazgeçerim. Ben , pes etmem. Dünya yine de dönüyor. Her şeye rağmen.

"Ben bugün buraya hayatımın tek bir dakikası üzerinde hiç kimsenin hakkı olmadığını söylemeye geldim. Enerjimin de . Başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemeye geldim. Bunun söylenmesi gerekiyordu. Dünya bir fedakarlık alemi içinde yok oluyor."


""" 15 mayıs 2026 güncellemesi"""

Sanırım ödevimi tamamladım. Bitmedi hayat kavgam ama neleri kazanıp nelerden vazgeçmem gerektiğinin net ayrımını yaptım artık. Şu anda bir otogarda bir büyük ,bir küçük valizim, bir sırt çantam ve küçük el çantam, içimde yeni ihtimallerin heyecanı ve umutlarım önümde oturuyorum. Yanımda tanımadığım bir genç kadın var. Bu küçük şehirde okuyor ve mini tatilinde ailesinin evine Adana'ya gidecek. Henüz lisansının ikinci yılında ve içinde taşıdığı inanılmaz heyecanı, hayalleri hissedebiliyorum. Kalbi henüz çok kararmamış bu dünyaya. Bakışları sert veya donuk değil. Büyük acılar yaşamamış olduğunu düşünüyorum benden önce o benimle konuşmaya başladı. Hala ara ara sorular soruyor. Karşıda bir genç adam ve orta yaşlı bir abi sohbet ediyor. Genç adamın başarılı ve karakter sahibi biri olduğunu seziyorum. Adamın ise işinde gücünde iyi bir aile babası olduğunu. Muhtemelen genç adamı oğlu ile emsal bildi. Hoş bir sohbet doğrusu. Birkaç gün önce Kızıldeniz'de yapmış olduğum dalıştan dolayı kulaklarım hala bir miktar kapalı hissetsem de iyi duyuyorum yine. Orta yaşlı bir adam daha eşlik etti şimdi onlara. Daha başka koltuklarda başka hikayeler başka yüzler var. Ya da önümden ara ara geçen başka kişiler. Herkese bakıyorum. Minik tatilimde yaptığım gibi. İnsanları süzüyorum. Tartıyorum. Aklıma aslında göründükleri halleri ile alakası olmayan kötü veya iyi karakterleri olabilecekleri ihtimalleri geliyor. Omuz silkiyorum yine içimden bana. Ne önemi var? Yanılmak neyi gösterir? Kazanç sayabilecekleri bir değerse yanıltsınlar beni. Tüm herkesi iyi bilecek kadar aptal olayım ben de. Kötülüklerine kendi hayatımda şahit olmayacak kadar şanslı olsam yeter bundan sonra zaten. Evet karar verdiğim buydu. Yine o masum hayalperest kız çocuğu olmaya devam edeceğim ben dünyaya. Çünkü diğer türlü nasıl zevk alınır bilmiyorum. Hesaplar yapamam kin tutamam küsemem utanırım sıkılırım uykum gelir bir kere benim. Babamın enn yüksek yerdeki tanıdığına yani benim de haliyle, Rabbime elimi açıp edeceğim duaları ettim ben. Daha elimden ne gelir ? Neyse biz otogara dönelim. Herkesin yetişmeye çalıştığı, evleri hissettikleri bir yer vardı. Benim? Benim evim bendim. İhtiyacım olan ne varsa bendeydi. Yüküm de yanımda gelir giderdi. Mısırda ike teknede eşyalarımı alt kata taşımama yardım eden bir profesyonel dalgıç tüm İstanbul'u mu getirdin diye sordu bana. Orada istemsiz döküldü ağzımdan. Biliyorum ben kaplumbağa kadınım dedim. Güldüm ama sonra bunu çok düşündüm. Bir yerde okumuştum  " Doğduğumuz evi her zaman içimizde taşıyoruz" diyordu. Ben öyleydim. 
Bir evim var. İçimde. Nereye gitsem yuva yaparım ben orayı. Kendi kendime yeterim. İyi bir kalbe de yeterim. 
Ama ben kötü kalplerin oynadığı oyunu oynayamam ki. Ben çelişemem. Hiç çelişmedim. Haddinden fazla şeffafım hatta dünyaya karşı. Arkamdan hesaplı ve kitaplı nefret edilirken, planla hareket edilirken çok sevildiğim yalanını kabul edemem. Sanırım hayatta en korktuğum şey ısrarla dediğim gibi çelişki. Ve ben çelişkiyi sevemem. Ben birkaç çelişki gördüm diye bir şeyden kaçarken öyle şeyler duydum ki ya dedim Allahım. Ben yanıldım tamam. Gençtim, cahildim, kadındım zayıf olandım dünyaya. Gözümün içine baka baka beni kandırırlarken seviliyor olmak insanları nasıl tatmin etti? 

Hayatımda ilk defa tek başıma bir ülkeye gittim. Bir tatile gitmek istek değil ihtiyaçtı. Mümkünse az sayıda insan görebileceğim, göreceksem dahi dilini bilmediğim insanları göreceğim bir yerde olmalıydım çünkü. Kendimi suya teslim etmeliydim bir süre. Çünkü ben suyun kaldırma kuvvetine çok güvenirim. Aslında o kadar ağır olmadığımı bana ancak o söyleyebilirdi. İnsan görmek istemediğim halde aslında ne kadar iyi insan görmeye ihtiyacım olduğunu fark ettim. Neşeli insanlar. Tek derdi biraz daha iyi hissetmek olan. Bunu kendisine kendisinin sağlayabileceğini bilen, kimsenin kötü olmasından kendine pay  edemeyecek insanlar. Çok pratiğimin olmadığı o ingilizcemle birçok insanla sohbet ettim. Ortak aktiviteler yaptım. Yardım aldım. Ve kendimi dinledim. Gerçekten sustum ve o sessizlikte bir sürü şey buldum. Ailem doğru söylüyordu. Ben 27 yaşına yaklaşmış bir kadındım ama hala o küçük yaşımdaki ruhu taşıyordum. Büyümemiştim. Her şey kötü giderken bile kolay olanı ve yanılgılardan bir dağ gibi içime oturan hiçbir şeyi istemiyordum. Neşeliydim. Hala yapacak bir sürü şeyin hayalini kuruyordum. Hala rüya evini düşünüyordum. Olan bitenler ise kabus diye tanımlayabileceğim şeyler gibiydi o halim için ve ben gözümü bir kere yumup geri açınca sanki hiç benim başımdan geçmemiş gibi oluyordu. Sen bile kendini kandırmaya bu kadar hevesliyken çok açıktasın diyebilirsiniz. Ama ben neden her şeyin çok güzel olacağına inanıyorum hala? 

Ben kaplumbağa kadınım. Ve şimdi otobüsüm yaklaşmış olmalı. Evime gideceğim. Kendime gideceğim ya da. Ne derseniz deyiniz. 
Kimseyi sevmemiş olduğumu itiraf etmeliyim. Zira ben gerçek bir şey yaşasaydım, o şeye sahip çıkardım. Ben bir tek kendime tutundum kendime sahip çıktım. Demek ki henüz doğru yeri bulamadım. Rabbim bir yol gösterir diyelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mesela Yani

Kutsal Bok Böceği